Huzur dolu bir gece… Çölde… Yıldızlar milyarlarca, sanki uzansan tutuverecekmişsin gibi hepsi de... İnsan ruhuna dinginlik veren bir sessizlik sinmiş yeryüzüne… Hafiften esen çöl rüzgarı, kum taneleriyle her an yeni bir tablo çizmekte. Ay, bedir hâlinde… Sema bir istiridye olmuş da, meleklerin gözyaşından göğün incisi mi doğmuş diye soruyor, ona hayran bakanlar... Mehtâbınsa hayran kaldığı biri var. Omuzlarına düşen dalgalı saçlarını rüzgar okşuyor, annesinin hasretini yüklenerek... Tebessüm ederken hafifçe gözlerini yumuyor. Üzerinde, ince kırmızı çizgileri olan beyaz bir elbise, öyle gösterişten uzak, sâde…
Şimdi omuzuma ağır bir vazife yüklendi: Allah'ın dinini yaşamak ve yaşatmak! Bu vazifeyi, Kur'an ve sünnet ışığı altında en ücrâ köşelere kadar, yine ben götüreceğim. Bir güneş nasıl en kuytu köşelere dahî sızıyor, ve orada yaşayanları ışığından mahrum etmiyorsa; ben de ahlâkımla aydınlatamadığım bir karanlık bırakmamalıyım. Bu iş çile yoludur. Elbette ayağıma dikenler batacaktır. Ama gözüm dikenlere takılı kalmamalı, elim gül toplamaya devam etmelidir.
Yüreğine ilâhi nefesten üflenen dost, Ve ölüm sana erişinceye kadar Rabbine kulluk et [Hicr, 99]
Ey insan, Halife-i zâdesin, makbulsün; her neye muhabbetin varsa ona kulsun! Ey cân, Şunu iyi bil ki: Dertsiz aşk bir masaldır! Kendinden, kendi benliğinden geçmeyen bir aşık, aşık değildir! Ey âşık! Aşk, ızdıraptan, dertten korkan nazlı, nâzenin kişilerin harcı değildir. Ey oğul! Aşk, nefsine hakim olan yiğitlerin işidir.