Bir gün Mevlâna Hazretleri Şeyh Selâhaddin-i Zerkûb’un dükkânında oturmuştu. Dostlar da dükkânın çevresinde halka olmuş ilâhî bilgiler ve sırlarla meşgul oluyorlardı. Birdenbire ihtiyar bir adam göğsünü döverek, ağlayıp sızlayarak içeri girdi; Mevlâna’nın ayağına kapandı, hüngür hüngür ağladı ve :
Her sabah binbir ümit ve neşe ile bizi hayata çağıran o kadar iş ve o kadar ses var ki, gözlerimizi açar açmaz bir koşuşturmadır başlıyor... Ve kendimizi birdenbire yaşamın tam ortasında buluyoruz. Şu eksik, bu lâzım, haydi onu da yapayım derken, ertelediğimiz nice güzellikler hep bir başka güne taşınıyor. Birbiri ardınca nice mevsimler geçiyor. Halbuki, yaşadığımız bir başkasının hayatı değil, kendi hayatımız. Harcadığımız, kendi ömür sermayemiz. Görülecek o kadar güzellik, anlatılacak o kadar harika şey hep mahzun, hep bir kenarda bizi bekliyor. Susturulmuş veya küstürülmüş çocuk gibi, boynu bükük ve mahzun, hep bekliyor onlar. Döner de bir gün bakarız, farkederiz diye...
Tasavvufun temel esaslarından birisi “az yemek” anlamındaki “kıllet-i taam”dır. Çok yemek, maddî bedenimize zarar verdiği gibi, manevî hayatımıza da zarar verir.
İnsan tıka basa yediğinde, * Kalpten Allah korkusu gider. * İnsanları tok zannettiğinden, onlara acıma duygusu kalmaz; çünkü tok, açın hâlinden anlamaz.
Devletler tarafından sık sık yapılan bir uygulama vardır. “Pişmanlık kanunları”. Bazen eğitimini aksatmış insanlara “Af” çıkarılır, bir hak daha denir. Bazen hapishanelerdeki değişik suç işlemiş insanlara bir “Af” ilan edilir. Bazen de bu “Af” ilanı öyle bir noktaya gelir ki kanun tanımaz, toplum hayatına neredeyse zehir durumuna gelmiş bir “Terörist” bir eşkıyaya bile “Af” yasaları “Pişmanlık kanunları” çıkarılır. Ve devletin şefkat eli herkesimden insana uzatılır, uzatılmak istenir.
Peki, bu pişmanlık yasaları bize neler hatırlatıyor.
Ben kendimce “Pişmanlık Dilekçesi” ile başvurulan resmi kurumlardaki dilekçe gibi bir “Tövbe Dilekçesi” vermemiz gerektiğini düşünüyorum. Dünyada pişmanlık dilekçesi vermeyen ya eğitimden okuldan mahrum, ya da hapishanelerde kalıp çıkarılan yasadan yararlanamayacaktı. En fazla 60 – 70 senelik dünya hayatının keyif ve lezzeti eksik olacaktı. Peki, tövbe dilekçesi vermezsek ne olurdu? Allah muhafaza ebedi hayatımızı berbat edebilirdik.